GÜNCEL

DOĞUBEYAZIT BELGESELİ

Published

on

DOĞUBEYAZIT
Soğuk bir kış vakti bilmem hangi zaman doğmuşum doğu illerinin birinde. Etrafta yalancı bir telaş… Siyah beyaz bir resme bakar gibi sadece bir ismim var dünyaya gelişimin nedeni saydığım. Doğduğum yerin çok soğuk olması benimle beraber doğan çocukların hayata tutunamadıkları halde benim yaşamak için verdiğim mücadele. Belki de böyle düşünmeme sebepti bu anlatılanlar.

Yukarıda ki yazıyı Acılardan Arta Kalan isimli kitabımda yer alan bir paragraftan aldım. Evet 1979 yılında Ağrı da dünyaya gelmişim. Aslen Konya’lıyım. Yıllarca doğduğum memleketin hasretini çektim. Evleninceye kadar babama evlendikten sonra da yirmi yıl eşime söyledim ama gitmek nasip olmadı. İçim de adını koyamadığım bir burukluk oldu hep. Ne zaman Ağrı ile ilgili bir haber görsem duysam içim yandı.

Uzaktan hayalini kurmakla yetindim yıllarca. 2019 yılında eşimden ayrıldıktan sonra ilk yapacağım şeyler arasında Ağrı’ya gitmek vardı. Tek başına çok uzun süren bor yolculuğun ardından doğduğum şehre gelmiştim. Zafer kazanmış gibi mutluydum. Yıllarca gelemediğim yere kendi başına gelmenin mutluluğu vardı içimde. İlk önce Ağrı’nın havasını içime çektim. Yaşadığım mutluluğun tarifi yoktu. Dakikalarca etrafı izledim. Sakinliğiyle, sessizliğiyle, doğasıyla o kadar etkilemişti ki beni hayallerimden çok daha güzel bir yerle karşılaşmıştım. Ağrı’nın bu büyülü etkisinden az da olsa kurtulduktan sonra kitabım için çeşitli kurumları ziyarette bulundum. Beni karşılama şekilleri, insanların yüzlerinde ki gülümsemeler sundukları ikramlar o kadar içten ve samimiydi ki Ağrı da doğmaktan o an da orda bulunmaktan dolayı çok mutluydum. İçim huzurla kaplıydı sanki.

Ağrı ya olan ziyaretim geldiğim ilk dakikadan itibaren kulağımda yöresel ezgileri, gözümde doğanın muhteşem görüntüleri, dimağımda hikayeleriyle ve yüreğimde ki heyacanlarıyla bitti.
Bu yıl tekrar Ağrı ya gitmek için programlar yaptım ama bu sefer Dogubeyazit ilçesine de gidip özellikle Ağrı Dağını ve İshak Paşa Sarayını da görecektim. Uçak korkumu da ilk defa yenerek tekrar heyecan ve coşkuyla kavuşmuştum Ağrı’ya .

Ziyaretimin ikinci günü Doğubeyazıt’ a gitmek için yola çıktık. Taşlıçay ilçesini de geçtikten sonra merakla beklediğim Ağrı Dağını ilk defa görmenin heyecanını yaşadım. Ağrı Dağı karşımda tüm kişiliğiyle yükselirken tarifi imkansız duygular içerisindeydim. Kendimi bildiğimden beri Ağrı Dağı merakım hep vardı. Tepesine tırmanabilsem, yaylarına çıkıp renkli küçük çiçekleri görebilsem diye geçirirdim hep, ne kadar imkânsız olsa da Ağrı Dağının en tepesine çıkıp Ahmet Kaya şarkılarını yüksek sesle söylemek gibi hayallerim bile vardı. İnsan çok sevdiği bir şeyi kelimelere dökerken zorlanıyor inanın ben de şuan bu duyguları yaşıyorum. Ama mutlaka hayatınızda bir kez olsun, Ağrı Dağının o inanılmaz ihtişamını görün. O zaman anlayacaksınız ne demek istediğimi. Hepimiz biliyoruz Ağrı Dağı Türkiye’ nin 5.137 metrelik rakımıyla en yüksek dağıdır. Yüksekliğinin bir rakamla ifade edilmesinin dağı gördükten sonra bir anlamı bile kalmıyor aslında. O ihtişam her şeyi unutturuyor insana. Türkiye’nin doğu ucunda, İran’ın 16 km batısında ve Ermenistan’ın 32 km güneyinde olan bir yerde. Dağın %65’lik bir kesimi Iğdır ilinde, kalan %35’lik kesimi ise Ağrı ili sınırları içerisinde. Büyüklüğünü her yerden görebiliyorsunuz. Yalnız Ağrı Dağını gördükten sonra İshak Paşa Sarayına giderken hiç duymadığım bir şey söylediler. Ağrı dağı sadece İshak Paşa Sarayının bulunduğu yerden gözükmezmiş. Efsanelerden birinde “paşa, sarayın dağı görmesini, birbirlerini kıskanmalarını istememiş” deniyor, bu aslında bana anlatılanlarla örtüşüyor. Bir başka yerde de “Çolak Abdi Paşa’nın kızı, Ağrı Dağı eteklerinde dolaşan bir çobana aşık oldu. Paşa ne yaptı, ne ettiyse kızının gönlünü çobandan çelemedi. ‘Öyle bir saray yapacağım ki kızım, değil çobanı, Ağrı Dağı’nı bile göremeyecek’ dedi.” gibi bilgilerde yer alıyor. Aslında bu bilgileri ilk duyduğumda yok ya dedim saraydan yine de gözükür ama sarayın neresine gittiysem Ağrı Dağını göremedim. Zaten ilk Sarayın kapısına geldiğimde bütün yorgunluğumu unuttum. Nerden geldiğimi niye orda olduğumu tarih filminden geçiyor gibi bir his vardı içimde. İnternetten İshak Paşa Sarayı hakkında birçok bilgiyi edinmiştim zaten ama bir anda Sarayın içerisinde olmak çok farklı bir duyguydu.. Her köşesi ayrı güzel ihtişamı, büyüklüğü işçiliği muhteşem. Adeta tarih kokuyor her köşesi. Saray içine girdiğim andan itibaren büyüleyici atmosferi ve efsaneleri ile bütün ruhumu sarıp sarmaladı. İçerdeki kitabelerden de anlaşıldığı üzere 1784 yılında Çıldıroğulları’ndan II. İshak Paşa döneminde yaptırılmış. Osmanlı mimarisinin, Anadolu’da günümüze ulaşabilen tek saray yapısı olarak kabul ediliyor. Yapımı doksan dokuz yıl sürmüş olsa da mimari yapısı çok değişkenlik gösteriyor. Sarayın üç yüz altmış altı tane odası var. O kadar büyük ki , içinde barındırdığı cami, divan odası, fırın, mutfak, ahırları ve hamamıyla sanki küçük bir şehri andırıyor. Konumu, görkemli mimarisi, anıtsal tak kapıları, taşa hayat veren motifleriyle tam bir sanat abidesi. Ayrıca dünyada kalorifer sisteminin kullanıldığı ilk saray da İshak Paşa Sarayı olduğunu öğrenmenin şaşkınlığını da bir süre atamadım üzerimden.
Saray da attığınız her adımda iyi ki gelmişim cümlesini geçiriyorsunuz içinizden. Böyle ihtişamlı bir yapının dağın tepesine nasıl inşa edildiği sorusuyla baş başa kalıp hayranlıkla etrafı seyre dalıyorsunuz.
Sarayı gezip dışarıya çıktıktan sonra çay içilecek bir yer var sarayın bahçesinde. Sandalyeye oturup çayınızı yudumlarken karşınızda Dogubeyazit kalesi sanki tarih kitaplarindan çıkmış gibi heybetiyle sizi büyülüyor. O çayın tadını ben daha önce hiçbir yerde tatmadım. Belki de bana öyle geldi bilmiyorum ama şu an bile aklıma geldiğinde diyorum keşke bir bardak daha içseydim. Bazı tatlar bazı anlarda beyinde iz bırakıyor. Benimde o manzara karşısında içtiğim çayın tadı da bu sekilde iz bıraktı beynimde.
Saraydan hayranlıkla ayrılırken 500 metre uzakta bulunan, büyük İslam âlimlerinden ‘Memu Zin’ adlı eserin sahibi Şeyh Ahmedi Hani’nin türbesi olduğunu ögrendim. Orayi da ziyaret ettikten sonra yolumuza yemek molası vererek devam etmek istedik.Yolda birçok restorant var. Ama bizim ilgilimizi çeken bir yerde durup içeri girdik. Gelen misafirlerle i kadar ilgileniyorlar ki ilk dakikadan itibaren kendinizi çok daha özel hissediyorsunuz. Masaya oturur oturmaz bir adam geldi yanimiza ve Dogubeyazit ilçesinin en meshur çorbası ve köftesinden bahsetti. Hatta bahsetti az kalır yapılışına varıncaya kadar tek tek anlatti. Ilk olarak Gırar çorbası (ayran aşı)nın nasıl yapıldığını anlattı. Kisaca aklimda kaldığı kadariyla anlatmaya çalisiyim. Yoğurt, yumurta, un ve bir miktar su ile çırpılıyor.
Su bir tencerede kaynatılıyor yoğurtlu karışıma yavaş yavaş eklenerek birlikte ocağa alıniyor.
Buğday ve nohut eklenerek karıştırılip hazırlanıyor. Üzerine daglardan toplanan yedi çeşit farki bitki eklenip tereyağ ile servis ediliyor.
Çorbanin tarifinden sonra önümüze ne zaman geldi bir kase çorbayı ne zaman bitirdim hatirlamiyorum.Gerçekten çok değişik ve farklı bir çorba içmenin mutlulugunu yaşarken arkasından Abdigor köftesi isminde ki yemek geldi.Bu köftenin yapımı çok zahmetli olduğu için evde kadınlar yapıp restorana öyle getiriyorlarmiş. Abdigor köftesi İshak Paşa’nın 1634-1680 yılları arasında yaşayan ve kör olduğu için ‘Kör Abdi’ olarak anılan babası Çolak Abdi Paşa’nın midesindeki rahatsızlığın artması nedeniyle sarayın aşçıları tarafından hazırlanmış bir yemekmiş.Kuşaktan kuşağa anlatılan bu diyet yemeği yani Abdigor köftesi, Doğubayazıt’ın geleneksel mutfağıyla özdeşleşmiş adeta. 17. yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar Doğubayazıt mutfağında pişirilen Abdigor köftesi, şimdilik Anadolu’nun bilinen en eski ve lezzetli diyet yemeğini oluşturmaktaymiş. Diyet yemeği olarak gelen köftenin büyüklüğü etrafinda ki pilavı görsel olarak bile muhtesemdi. Tadı da gayet güzeldi. Yemekten sonra restoranin bahçesinde sergilenen kilimler dikkatimizi çekti ve bilgi almak istedik. Orada ki görevli bize bilgiler verdi. Doğubayazıt dev bir halı ve kilim pazarı. Anadolu, İran, Ermenistan ve Kafkasya halılarının güzelliği adeta göz kamaştırıyor. Çoğu el dokuması. Motiflerin zenginliği kadim kültürlerin birikiminden süzülmüş. Renklerse ilhamını doğadan, çiçeklerden, giysilerden almış. Halıların metrekare fiyatları 300 ila 7 bin TL arasında. Adresinize kargoyla gönderiliyor. En geniş koleksiyona sahip Ararat Carpets Kilims’de halı yapımını görebilir, kursları izleyebilirsiniz. İçesindeki el dokuması halıların yön, ölçü, biçim, doku, renk ve değerlerin düzenleme ilkelerine uygun olarak beğeni ve canlılık yaratacak şekilde bir araya getirilmesi ile oluşmakta oldugunu ancak bu işlem, tekrar, uygunluk, zıtlık, egemenlik ve denge ilkeleri dikkate alınarak yapılması gerektiği anlattı.El dokusu halıcılıkla uğraşan bireylerin desen konusunda teknik bilgiye sahip olması gerektiği düşünülmektedir Anadolu kadını ise, hiçbir matematik, renk ve düzen bilgisi olamadan, süslediği her şeyi kendi zevk ve anlayışına uygun bir şekilde işlemiştir.
Özellikle dokumalarına kendi öz benliğinden, geleneğinden bir şeyler katarak geniş anlamda bir tarz meydana getirmiştir. Halı ve kilim dokumalarda motifler genellikle geleneksel motif ve imler (damgalar), yöresel özelliği olan motifler, bitki ve hayvan motifleri olarak gruplandırılmaktadır. Anlatan kişiye teşekkür ettik ama kilimler hakkında ne kadar bilgi edinsek te üzerlerinde ki motifler zaten ne kadar büyük bir emeğin olduğunu da ortaya koyuyordu zaten.

Arabamıza binip Doğubeyazıt gezimize devam ederken ilçeye Doğubayazıt ın 35 km doğusunda, İran sınırına 2 km uzaklıktaki meteor çukurunu da görmek istedik. Genişliği 35 metre. Derinliği ise 60 metre olan çukurun TRT kaynaklarına göre 1920 de düşmüş olduğu söyleniyor. O zaman da yaşamış bir amca çok büyük bir gürültü duyduklarını ve yanlarına gittiklerinde devasa büyüklükte bir çukurla karşılaştıklarını anlatmış. Çukurun büyüklüğü insanı korkutsa da o anda orda olmanın büyüsüne kapılıyorsunuz. Çukurun bulunduğu yerden ilçenin merkezine doğru ilerledik. İnsanların yürekten karşılamaları, ilgilenmeleri insana sürekli şu cümleyi kuduruyor evet ya Doğunun insanı işte bir başka oluyor.

Çarşı merkezdeyken İstanbul da Ağrı tanıtım günlerinde tanıştığım Doğubeyazıt Belediye başkanı sayın Yıldız Acar la kitabımla ilgili görüşmek üzere ziyaretine gittim. Sağ olsun benimle ilgilendi Doğubeyazıt’ın sosyal kültürel sorunlarıyla ilgili konuştuk. Elinden gelenin fazlasıyla yaptığına ben bizzat şahit oldum. Bir kadın olarak ta cesaretine hayran kaldım. İnanıyorum ki, Doğubeyazıt için çok daha güzel şeylere imza atacak. En son ayrılırken kurduğu cümleler zaten ne kadar güzel yürekli bir insan olduğunu da koymuştu ortaya. Yüreğimizi siyaha boyayanlar sandınız ki,
Bir daha doğrulamayacağız düştüğümüz yerden
Bakın işte yine buradayız el ele yürek yüreğe
Elimizde gök kuşağının yedi rengi fırçası ile
Siyahları yok etmeye geldik var gücümüzle
Bizim gücümüz sevgimiz, gücümüz kardeşliğimiz,

Acıları, kederleri yok edemeyiz belki yüreklerimizden ama
Bir nebze hafifletip tuz basabilirsek yaralarımıza en büyük mutluluk bizim için. İnadına barış , inadına sevgi…Böyle güzel bir vedadan sonra Belediyeden de mutlu bir şekilde ayrılmıştık. Ağrı ya tekrar dönmek için yola çıktık. Unutulmayan bir Doğubeyazıt gezisi oldu benim için. Bir ilçeden çok daha fazlasıydı. O kadar etkilendim ki eğer ki daha gitmediyseniz mutlaka görmeniz ve kesinlikle gezinizi ertelememeniz gereken bir yer.

Nadire YETİŞ

Yazar

EN ÇOK OKUNAN HABERLER

Copyright © 2020 Kimler Burada.com